SUCCESSION’IN BAŞTAN YENİK ÇOCUĞU CONNOR VE BİR KUDRETLİ BABA MESELESİ
Emmy ödüllü bir Amerikan draması olan Succession, etkileyici performansları, aile dinamiklerinin karmaşıklığı ve kara mizah anlayışıyla birçok izleyiciyi kendine bağladı. Dizi dört sezon boyunca bize medya ve eğlence sektöründe bir imparator konumunda olan Roy ailesinin kendi aralarındaki inişli çıkışlı ilişkileri gösteriyor. Hikayenin iskeletinin ödipal çatışma kavramına dayandığını fark etmek için diziyi bir bölüm izlememiz yeterli. Waystar Royco’nun imparatoru Logan’ın halefi olabilmek için Kendall, Roman ve Siobhan arasında bitmek bilmez bir kardeş rekabeti yaşanıyor. Bu üç kardeşin babalarının onayına duyduğu ihtiyaç, onun başarısını, tanınırlığını ve gücünü elde etme isteği ile kendi kimliklerini ve bağımsızlıklarını geliştirme ihtiyaçları arasındaki çatışmanın yıkıcılığını izliyoruz. Ayrıca dizi boyunca, annelerinin de Kendall, Roman ve Siobhan’ın duygularını anlama becerisinden yoksun olduğunu ve onlarla derin ve sevecen bağlar kuramadığını öğreniyoruz. Dizideki her karakterin insan olmanın tuzaklarını anlama açısından çok zengin bir malzeme sağladığını ve her biri için ayrı bir yazı yazılabileceğini düşünmekle birlikte ben bu yazıda bu karakterlerden en silik olanı gibi görünen üvey kardeş Connor’a biraz daha yakından bakacağım.
Succession’ın hafızalara kazınan açılış jeneriğinde dört kardeş yan yana sıralanır. Bu karede Connor’ın diğer üç kardeşle mesafeli durduğunu ve kamera çocukların ayaklarını gösterdiğinde diğer erkek kardeşlerinin aksine onun ayaklarının hazır ol duruşunda olmadığını görürüz. Connor kardeşlerinin arasındaki amansız rekabete aktif olarak katılmayacağını baştan ilan etmiş gibidir. New York yerine New Mexico’da yaşayarak ailesinden fiziksel olarak uzak duran hayatı adeta ruhsal mesafesinin de bir temsili gibidir. Ancak Connor için özsaygısını korumak ve potansiyelini hayata geçirmek, benmerkezci ve manipülatif bir babanın gölgesi altında ve yıkıcı haset duygularıyla dolu bir ailede kolay bir yolculuk olmasa gerek. Connor henüz çocukken babasının annesini psikiyatrik bir tedavi merkezine terk etmesi onun erken yaşam öyküsündeki kayıplarına dair bir ipucu veriyor.

İlk bölümde Roy ailesi Logan’ın 80. doğum gününü kutlamak için toplanır ve Connor birkaç denemeden sonra hediyesini babasına vermeyi başarır. Hayatında istediği her şeye erişebilme lüksü olan Logan’a ne vereceğini bilemeyen damadının aksine, Connor babasına hediye olarak eski usul ekmek yapmak için kullanılan bir kap ekşi maya verir. Ve fakat hediyesini verdikten hemen sonra, kardeşlerinin ve babasının garipseyen bakışlarının da etkisinden olsa gerek, hediyesi saçma bir fikirmiş gibi pişman olur. Connor Logan için hiçbir anlam ifade etmeyen bu hediyeyi verdiğinde aslında iç dünyasında hediyesini hayalindeki bir babaya uzatıyor gibidir. Sembolik düzlemde düşünüldüğünde, babasına verdiği kapalı bir kaptaki bu “maya” tıpkı çok eski günlerden beri temas edilmeyi ve şekillendirilmeyi bekleyen kendiliğinin bir ifadesi olarak görülebilir. Connor, Logan hediyesini açarken elindeki mayayla bir şeyler yapmak isteyebileceğini düşündüğünü söylüyor. Ya da bunu Connor’ın kendi arzusunu babasına yansıtarak ifade etmesi gibi duyabiliriz. Ancak cevapsız kalan bu davet yine yeniden Connor’a mayasının bozuk olduğunu hatırlatıp, uygunsuz bir şeyi ortaya koyduğumuzdaki o utanç duygusunun tanıdık hissiyle arkasını dönüp gitmesine yol açıyor. Connor’ın babası tarafından bir gün görülme umudundan vazgeçmiş gibi görünmesinin aslında bu arzusunu ortadan kaldırmadığını, yalnızca çoğalacağı günü bekleyen bir maya gibi kapağı kapalı bir kapta beklediğini anlıyoruz. Logan’ın felç geçirip hastaneye kaldırıldığı bir sahnede Connor, babasına kriyojenik beden dondurma (tedavisi olmayan bir hastalığı olan veya ölen kişilerin bedenlerinin gelecekte bir gün yeniden canlandırılması için çok düşük sıcaklıklarda koruma uygulaması) uygulanmasıyla ilgili fikrini getiriyor. Benzer şekilde burada da Connor’ın babasıyla ilgili değil, babasının hiçbir zaman o biricik evladı olamayacağı bilgisiyle nasıl başa çıktığına dair bir şey duyuyoruz. Connor diğer kardeşlerine çok garip görünen bu fikriyle bize babasıyla arasındaki felçli ilişkisinin getirdiği değersizlik hissinden korunmak için adeta otantik kendiliğini dondurduğunu, ancak bir gün yeniden canlanmasını umduğunu söylüyor gibi.
Connor’ın dizi boyunca babasından şirketteki herhangi bir konumu talep etmiyor. Ancak sevgilisi Willa’nın tiyatro hayalini ya da kendisinin başkanlık hayalini gerçekleştirmek için zaman zaman Logan’dan para istiyor. Dizi boyunca Connor anlamlı herhangi bir şey üretmeyen, aksine var olanı tüketen biri izlenimi çiziyor. Hatta katıldıkları bir davette Willa’nın Connor’ı “hiçbir şey yapmadığına” dair bir şakayla aşağıladığını izliyoruz. Connor’ın kendini tanımlayışı ise Willa’dan daha dokunaklı: “Ben kayaların üzerinde yetişen ve içimde ölen böceklerle yaşayan bir bitkiyim.”. Bir bakıma Connor kaya gibi sert ama besleyici olmayan bir babanın habitatında tüm kayıplarını içinde taşımaya devam eden, buna karşın bu kayıplara hissizleşen ve tümüyle yalnız biri olduğunu söylüyor. Connor düğün günü babasının öldüğünü duyduğunda da ilk tepki olarak “Zaten beni hiçbir zaman sevmedi.” diyor. Sanki babasının ölümünü bile kendisine yapılmış bir şey olarak, ölümüyle onun mutlu gününe gölgesini düşürmesi gibi deneyimliyor.
Connor’ın böylesine kendi dünyasıyla meşgul ve izole ruhsallığı bizi onun çevresine tuhaf görünen ilgilerini anlamaya götürüyor. Örneğin, Connor’ın dizi boyunca birkaç kez Napolyon tarihine takıntılı bir ilgi gösterdiğini görüyoruz. Öyle ki, Napolyon’un penisinin açık artırma pazarına yeni çıktığı haberini aldığında çok heyecanlanıyor ve bunu elde etmek için peşine düşüyor. Belki de tarihin en görkemli figürlerinden birine ait olan bu iktidar sembolü, babasının iflah olmaz güç tutkusunun hayatı boyunca ona yeterince iyi olmadığını hatırlatması karşısında bir protez görevi görüyor. Benzer şekilde, Connor gerçekte politika hakkında hiçbir entelektüel yatırımı ve deneyimi yokken Amerikan Başkanı olmak için adaylığını ortaya koyarak bu yarışı kazanacağına dair bir illüzyona kapılıyor. Bu da onun politikanın gücüyle özdeşleşerek dünyaları yöneten bu hayali kudretli konuma ne kadar ihtiyaç duyduğunu gözler önüne seriyor. Tahta oturacak potansiyel varislerin arasında hiç yokmuş gibi görünen Connor’ın kendini en güçlü konumunda gördüğü bu fantezinin tam da babasının şirketin yönetimini hangi çocuğuna devredeceğine dair karar verme sürecinden geçerken gerçekleşmesi, iç dünyasının gerçekliğe çağrısına bir cevabı gibi ortaya çıkıyor. Oysaki rekabet etmek, içinde yenilgi ihtimalini de içeren bir süreç. Bu anlamda kardeşleriyle rekabete girmekten uzak duran Connor ne kazanıyor ne kaybediyor gibi görünüyor. Öte yandan bu haliyle hayallerinde hep kazandığı durumları, konumları koruyor. Yetişkin hayatında sorumluluk almanın ödüllerini ve bedellerini deneyimleyemeyen Connor, benzer şekilde, devlet sisteminin devamlılığını sağlayan vergi ödemenin kalktığı çocuksu bir dünya hayaliyle vergi karşıtı bir propaganda ile Başkanlığa aday oluyor. Buna paralel şekilde, Connor’ın romantik ilişkisinde de başka bir sosyokültürel sınıftan gelen Willa’nın kurtarıcısı olmaya çalıştığını izliyoruz. Connor’ın bir yatta gerçekleşen nikahı ilk bakışta milyarder bir yaşamın küçük bir detayı gibi duruyor. Kendini kayaların üzerindeki bir bitki olarak tanımlayan bu adam, yeni evinin ilk adımını da üzerinde değil, zemini dalgaların müsaade ettiği sürece sabit kalan bir yerde atıyor. Öyle görünüyor ki Connor’ın bu çok değerli hissetmek isteyen yanı ile kuvvetle muhtemel çok değersiz hisseden diğer yanı seçimlerinin belirleyicisi oluyor.

